Bursa
Açık
24.2°
tiviPORT
ANIL ÇAĞLAR ERKAN
ANIL ÇAĞLAR ERKAN

TRUMP'IN NADİR TOPRAK KARARNAMESİ: GÜÇ, BAĞIMLILIK VE TEDARİK ZİNCİRİNİN JEOPOLİTİKLEŞMESİ

2026.07.27 11:28 Son Güncellenme: 2026.07.27 11:28

Teknik Bir Düzenlemeden Fazlası

Başkan Donald Trump'ın 20 Temmuz 2026'da imzaladığı yürütme kararnamesi, ilk bakışta savunma sanayii tedarik zincirine ilişkin teknik bir düzenleme gibi görünmektedir. Ancak kararnameyi uluslararası ilişkiler disiplini içinden okuduğumuzda, önümüzde çok daha geniş bir tablo belirmektedir: devletlerin, kritik hammadde bağımlılığını bir güvenlik meselesi olarak yeniden tanımladığı ve ekonomik ilişkileri stratejik rekabetin bir aracına dönüştürdüğü bir sürecin parçası. Kararname, ABD'nin savunma yüklenicilerine belirli mıknatıs ve metal türlerini Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerden tedarik etme konusunda tanınan istisnaları 2027 itibarıyla büyük ölçüde kaldırmaktadır.

Kritik Hammaddelerin Güvenlikleştirilmesi

Uluslararası ilişkiler literatüründe "güvenlikleştirme" kavramı, normalde sıradan bir ekonomik ya da toplumsal meselenin, siyasi aktörler tarafından bir varoluşsal tehdit olarak yeniden çerçevelenmesi ve böylece olağan siyasi süreçlerin dışına çıkarılarak acil ve istisnai önlemlerin konusu haline getirilmesi sürecini ifade eder. Nadir toprak elementleri, tam olarak böyle bir dönüşümün öznesi haline gelmiştir. On yıl öncesine kadar sıradan bir endüstriyel hammadde kalemi olarak görülen bu elementler, bugün savunma sanayinin, elektrikli araç üretiminin ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin vazgeçilmez girdileri olarak, devletlerin milli güvenlik gündeminin merkezine yerleşmiş durumdadır. Bununla birlikte bu güvenlikleştirme süreci tek taraflı değildir; Çin'in son yıllarda ihracat kontrollerini sıkılaştırması ile ABD'nin buna karşılık savunma tedarik zincirini sıkılaştırma çabası, karşılıklı ve birbirini besleyen bir dinamik oluşturmaktadır. Her iki taraf da karşı tarafın attığı her adımı kendi güvenlik algısını doğrulayan bir kanıt olarak sunmakta, bu da sarmal biçimde tırmanan bir rekabeti beraberinde getirmektedir.

Bağımlılığın Silahlaşması

Klasik liberal uluslararası ilişkiler kuramı, devletler arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın, çatışma maliyetini artırarak barışı teşvik edeceğini öne sürer. Ancak nadir toprak örneği, bu iyimser varsayımın sınırlarını göstermektedir. Karşılıklı bağımlılığın barışçıl sonuçlar doğurması, tarafların bu bağımlılıktan simetrik biçimde etkilenmesine bağlıdır; oysa nadir toprak alanında böyle bir simetri mevcut değildir. Çin, dünya işleme ve ayrıştırma kapasitesinin ezici çoğunluğunu elinde bulundurarak, bu alanı yalnızca ticari değil, aynı zamanda dış politika baskı aracı olarak kullanabilecek bir konuma erişmiştir. Nitekim 2010 yılında Japonya ile yaşanan Senkaku/Diaoyu anlaşmazlığı sırasında Çin'in nadir toprak ihracatını fiilen durdurması, literatürde bu tür "asimetrik bağımlılığın silahlaştırılması"nın klasik örneği olarak sıklıkla anılır. ABD'nin bugünkü kararnamesi, tam da bu tür bir kaldıraca bir daha maruz kalmama arayışının hukuki yansımasıdır. Ancak burada altı çizilmesi gereken kritik bir ayrım vardır: bir ülkenin yasal olarak "bağımlılığı yasaklaması" ile fiilen bu bağımlılıktan kurtulması aynı şey değildir. ABD, 2018'den beri yasal olarak bu malzemeleri "düşman ülkelerden" tedarik edememektedir; ancak yıllarca uygulamada tanınan istisnalar yoluyla bu yasağı fiilen askıya almıştır. Trump'ın kararnamesi, var olan hukuku uygulanabilir kılma girişimidir. Yani sorunun kaynağı hukuki değil, yapısal ve ekonomiktir.

Devletin Piyasaya Dönüşü

Kararnamenin ikinci önemli boyutu, devletin küresel tedarik zincirlerine doğrudan müdahale etme isteğidir. Yükleniciler artık yalnızca "yerli üretim yok" diyerek istisna talep edemeyecek; hangi malzemenin nereden geldiğini kanıtlamak, alternatif arayışlarını belgelemek ve bir zaman planı sunmak zorunda kalacaktır. Bu yaklaşım, 1980'ler ve 1990'larda hâkim olan serbest piyasa mantığından belirgin bir uzaklaşmayı, devletin arz güvenliği adına özel sektörün tedarik kararlarına doğrudan karışmasını simgelemektedir. Literatürde bu eğilim, genellikle "ekonomik devletçiliğin yeniden yükselişi" ya da "jeoekonomi çağı" gibi kavramlarla açıklanmaktadır: devletler, ekonomik araçları doğrudan askeri güç kullanmadan, stratejik hedeflere ulaşmak için kullanmaktadır.

Benzer bir eğilimi, Çin'in kendi düzenlemelerinde de görmekteyiz. 2024 sonunda yürürlüğe giren nadir toprak yönetmeliği, üreticilerin her ay devlete üretim ve satış verisi bildirmesini zorunlu kılmakta; 2025'te ise bu sisteme ihracat kontrolleri, yeniden ihraç edilen ürünlerdeki Çin menşeli içeriğin izlenmesine yönelik kurallar ve ihbar-ödül mekanizmaları eklenmiştir. Yani hem Washington hem Pekin, aynı stratejik mantığı işletmektedir: tedarik zincirinin görünür ve izlenebilir kılınması, o zinciri kontrol etmenin ön koşuludur. ABD'nin şimdi kendi yüklenicilerinden benzer bir şeffaflık talep etmesi, bir bakıma rakibinin oyun kurallarını kabul ettiğinin de göstergesidir; bu durum, rekabetin sadece kaynaklar ve pazarlar üzerinden değil, aynı zamanda kimin daha iyi bir izleme ve denetim mimarisi kurabildiği üzerinden de yürüdüğünü göstermektedir.

Söylem ile Kapasite Arasındaki Makas

Uluslararası ilişkiler açısından üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus, siyasi söylem ile maddi kapasite arasındaki farktır. Bir devlet, yasal düzenlemeyle "bağımlılığı bitirdiğini" ilan edebilir; ancak fiziksel üretim tesisleri, madenler ve işleme teknolojileri yıllar içinde, adım adım inşa edilir. ABD'nin yerli mıknatıs üretim kapasitesi, savunma sanayiinin ihtiyacının halen çok gerisindedir; yeni açılan üretim hatları henüz devreye alma aşamasındadır ve bu açığın kapanması, uzmanların değerlendirmesine göre beş ila on yıllık bir sürece yayılacaktır. Karşılaştırma yapmak gerekirse, Japonya'nın yıllardır bu alanda faaliyet gösteren köklü üreticileri dahi, ABD'nin şu anda planladığı toplam kapasiteden çok daha büyük tek tesis üretimlerine sahiptir; bu da ABD'nin önündeki yolun ne denli uzun olduğunu somutlaştırmaktadır. Bu durum, kararnamenin sembolik ve siyasi bir mesaj taşıdığı, ancak kısa vadede fiili arz güvenliği sağlamadığı yönündeki değerlendirmeleri doğrulamaktadır.

Nitekim kararname, ABD'nin kendi stratejik mineral stoklarını ve devlet destekli belirli projeleri kapsam dışında tutarak, kendisine bir esneklik alanı da bırakmıştır. Bu, "kural koyma" ile "arzı anında kesme" arasındaki farkın, kararnameyi hazırlayanlar tarafından da bilinçli biçimde gözetildiğini göstermektedir. Burada karşımıza, uluslararası ilişkiler yazınında sıkça tartışılan bir gerilim çıkmaktadır: bir devlet hem caydırıcı ve kararlı görünmek hem de gerçekte elini bağlamamak ister. Kararnamenin bıraktığı bu istisnalar, tam olarak bu ikili amacı yansıtan bir tasarım tercihidir.

Müttefikler Cephesi: Yalnızca ABD-Çin Meselesi Değil

Bu rekabeti yalnızca iki büyük güç arasındaki bir mücadele olarak okumak, tabloyu eksik bırakır. Japonya ve Avrupa'daki köklü mıknatıs üreticileri, ABD'nin tedarik zincirini çeşitlendirme çabasında doğal ortaklar konumundadır ve bu ülkelerdeki kapasite artırımı, Washington'ın stratejisinin ikinci ayağını oluşturmaktadır. Bu durum, uluslararası ilişkilerde sıkça rastlanan bir örüntüyü hatırlatır: büyük güç rekabeti yoğunlaştıkça, müttefiklik ağları yalnızca askeri güvenlik alanında değil, ekonomik ve teknolojik alanlarda da yeniden şekillenmekte, "güvenilir tedarikçi" kavramı jeopolitik yakınlığa göre yeniden tanımlanmaktadır. Avrupa Birliği'nin kendi kritik hammadde stratejisini hızlandırması, Japonya'nın uzun süredir devam eden çeşitlendirme çabaları ve Kanada ile Avustralya'nın madencilik yatırımlarını teşvik etmesi, bu çok taraflı yeniden yapılanmanın farklı görünümleridir. Dolayısıyla ABD'nin kararnamesi, izole bir ulusal önlem değil, müttefikler arası daha geniş bir koordinasyon çabasının parçası olarak değerlendirilmelidir.

Üçüncü Ülkeler İçin Açılan Alan: Türkiye Örneği

Büyük güçler arasındaki bu rekabet, kaynak zenginliğine sahip orta ölçekli devletler için de yeni bir manevra alanı yaratmaktadır. Türkiye, Eskişehir'in Beylikova bölgesinde yer alan ve dünyanın önde gelen nadir toprak rezervlerinden biri olarak nitelendirilen yatağıyla, bu rekabetin dışında kalan bir aktör değildir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın açıklamalarına göre bu rezerv, dünyanın önde gelen yataklarından biri olarak konumlanmakta ve Türkiye'nin hazırlanmakta olan kritik hammaddeler stratejisinin merkezinde yer almaktadır.

Ancak burada da benzer bir ayrım geçerlidir: yer altında bulunan hammadde miktarı ile bu hammaddeyi işleyip katma değerli ürüne dönüştürebilme kapasitesi aynı şey değildir. Türkiye, bu noktada erken ancak isabetli bir yol haritası izlemektedir; Eti Maden bünyesindeki pilot tesis, sahanın işlenebilirliğini fiilen kanıtlamış ve endüstriyel ölçeğe geçiş için gerekli mühendislik birikimini oluşturmuştur. Sahanın 2027 hedefiyle endüstriyel ölçekte devreye alınması yönündeki planlama, dünya genelinde benzer projelerin genellikle daha uzun sürede olgunlaştığı düşünüldüğünde, Türkiye'nin bu alana verdiği önceliği ve kararlılığı yansıtmaktadır. İleri işleme ve ayrıştırma teknolojisinin halihazırda birkaç ülkenin elinde yoğunlaşmış olması ise, Türkiye için bir engelden çok, doğru ortaklıklarla hızla kapatılabilecek bir fırsat penceresi anlamına gelmektedir; nitekim Türkiye'nin son dönemde çok yönlü diplomasi geleneğini bu alana da taşıyarak ABD, Kanada, İsviçre ve Almanya gibi farklı teknoloji merkezleriyle eş zamanlı temas kurması, tek bir kaynağa bağımlı kalmaktan kaçınan isabetli bir stratejiyi yansıtmaktadır. Bu noktada Türkiye'nin önündeki asıl fırsat, sahip olduğu dünya çapındaki rezerv büyüklüğünü, seçici ve dengeli teknoloji ortaklıklarıyla taçlandırarak, küresel tedarik zincirinde yalnızca bir hammadde kaynağı değil, işleme kapasitesine de sahip güvenilir bir merkez olarak konumlanmaktır.

Bu bağlamda, Türkiye'nin son dönemde ABD, Kanada, İsviçre ve Almanya gibi ülkelerle kritik mineraller alanında iş birliğini genişletme yönündeki adımları, önemli bir stratejik yönelim olarak okunmalıdır. ABD ve Avrupa'nın Çin dışı tedarik arayışı, Türkiye açısından hem teknoloji transferi hem de pazara erişim bakımından değerlendirilebilecek somut bir fırsat penceresi sunmaktadır. Türkiye'nin bu pencereden yararlanabilmesi, yalnızca jeolojik zenginliğine değil, aynı zamanda güvenilir ve öngörülebilir bir ortak olarak konumlanabilme kapasitesine bağlı olacaktır ki bu da büyük güçler arası rekabetin orta ölçekli devletlere sunduğu fırsatların, doğru kurumsal ve diplomatik tercihlerle nasıl kalıcı kazanımlara dönüştürülebileceğinin bir sınavı niteliğindedir.

Kurallar Hemen, Kapasite Yavaş İnşa Edilir

Sonuç olarak, bu kararname ABD-Çin rekabetinde ne kesin bir kopuşu ne de yalnızca göstermelik bir jesti temsil etmektedir. Kararname, bir devletin kendi güvenlik zincirini görünür kılma ve kontrol altına alma iradesinin kurumsallaşmış hâlidir; aynı zamanda, kritik hammaddelerin artık sıradan bir ticaret meselesi değil, milli güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görüldüğü yeni bir döneme işaret etmektedir. Ancak uluslararası ilişkiler disiplininin bize öğrettiği temel bir gerçek burada da geçerlidir: hukuki düzenlemeler bir gecede yürürlüğe girebilir, fakat maddi kapasite yani madenler, fabrikalar, teknoloji ve uzmanlık, ancak zaman içinde, adım adım inşa edilebilir. Bu bakımdan, ABD'nin Çin'e bağımlılığının azalması beklenen fakat yavaş ilerleyecek bir süreç olacaktır. Bu geçiş döneminde hem müttefik ülkeler arasındaki koordinasyon hem de Türkiye gibi kaynak zengini üçüncü ülkelerin teknoloji ortaklıkları kurabilme becerisi, küresel tedarik zincirinin yeniden şekillenme sürecinde kimin kazanan kimin kaybeden konumda olacağını belirleyecek temel değişkenler olarak öne çıkmaktadır.